SAYFA 76
HAZIRLIK
1.SOHBET:Bir yazarın, kişisel görüş ve düşüncelerini fazla derinleştirmeden, muhatabıyla konuşuyormuş hissini verecek bir üslûpla makale plânında yazdığı fikir yazısına sohbet (söyleşi) denir.
MUSAHABE:Kökeni arapça olan artık günümüzde kullanılmayan bir kelime olan musahabe konuşma, görüşme anlamına gelmektedir. Diğer bir anlamı karşısındaki kişiyle fikir alışverişi yapmak konu üzerinde fikir belirtmektir. Musahabe demek muhasebe demektir. Günümüzde insanlar muhasebe demek yerine sohbet etmek söyleşi etmek demeyi daha uygun görüyor.
NÜKTE:İnce anlamlı, düşündürücü ve güldürücü, şakalı, zarif söz.
NÜKTEDAN:Nükte söyleyen kişi.
1.etkinlik Sözden Söze
Mektuptan açılmış talihim, bir tane daha geldi. Öteki gibi değil bu. Bir kere yazan gizlemiyor kendini, kim olduğunu söylüyor: İsmet Zeki Eyüboğlu adında bir genç. İstanbul Bilim Yurdunda yani Üniversitesinde okuyormuş. Sonra da benimle eğlenmiyor, alaya almıyor beni, över gibi gözüküp alttan alta iğnelemeğe kalkmıyor. Çıkışıyor bana, çıkışıyor ya, haklı olarak çıkışıyor. Eski yazılarımı, şu Öz Türkçe yazılarımı beğenirmiş, yenilerine sinirleniyor, şöyle diyor:
“Geçen günkü Nokta dergisinde Ulus’tan aktarılmış bir yazınızı okudum. Ne çok üzüldüm bilseniz! Yoksa sizi de mi elden kaçırdık? Nerde o eski güzelim Öz Türkçe sözler, nerde o yazınızdaki edebiyat, ahlâk, hak, sanat, merak, şiir gibi tatsız tutsuz Osmanlıca sözler. Niçin şunun bunun sözüne bakıp da düşüncelerimizi değiştiriyorsunuz? O yeni sözleri beğenmeyenler var diye mi yazmak istemiyorsunuz? Günün birinde bir kişi çıkıp size: “Beğenmedim bu sesinizi” dese ona bakıp da sesinizi değiştirecek misiniz? Ne derse desin el gün. Biz yolumuza bakalım.Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra Röportaj Makale Eleştiri Haber Yazısı Deneme Gezi Yazısı Söyleşi
Daha böyle çok şeyler söylüyor. O mektubu okurken tatlı bir duygu sardı içimi, “mektup” değil de “beti” dediğim günleri andım. Doğru söylüyor, iyi söylüyor o genç. Utandım kendi kendimden inandığım yoldan dönmenin yeri mi vardı? Bu çıkışmalarına karşılık ne diyeyim de bağışlatayım suçu mu? Var benim de bir özrüm, gelgelelim gençler anlamaz, anlamamaları daha da iyidir. Gene söyleyelim ben.
A çocuğum, ben yaşlandım, kocadım da onun için saptım yolumdan. Bilin ki sevinerek olmadı bu. Gene durup durup o yola özlemle bakıyorum. Bir sevgilinin bir daha evine varamayacağınız bir sevgilinin yoluna nasıl bakılırsa öyle bakıyorum. Biliyorum ki doğru oradadır; güzel oradadır, ancak ben yoruldum, dizlerim kesildi. Bir de o işi başaramayacağımı anladım. Yalnızdım, pek yalnız kaldım. Beni tutanlar, benim o yolda gitmemi dileyenler vardı, uzaktan seslenmekle yetiniyorlardı. Beni özendirmek istemelerine ne denli sevinirsem sevineyim, yanımda kimseyi görememek üzüyordu beni.
Doğrusu, büsbütün de bırakmadım o yolu. Böyle Arapça, Farsça tilcikleri kullandığım yazılarımda gene o sevdiğim, kimini de kendim uydurduğum tilciklere yer veriyorum. Biliyorum, yetmez bu, en doğrusu gene eskisi gibi özTürkçe yazmaktır. Onu yakında, bir dergide gene deneyeceğim.
Çok sevindim o mektuba. Birkaç yıl benim yürüdüğüm bir yolu bırakmak, istemeyenler olmasına çok sevindim. Gençler unutsun benim emeklerimi, onları hiçe saysınlar, Arapça, Farsça tilciklerden kaçınmadığım bir suda sevgiliden geliverecek bir esenleme gibi yüreğimi aydınlatır, güneşler doğurur gönlümde.
İtalyan yazarı Luigi Pirandello’nun bir iki oyununu görmüşsünüzdür, hikâyelerini okudunuz mu? Bay Feridun Timur onlardan otuz altısını dilimize çevirmiş, Millî Eğitim Bakanlığı da bastırmış. Hepsini okumadımsa da okuduklarım çok hoşuma gitti, diyebilirim ki o yazarın oyunlarından daha çok beğendim hikayelerini. Oyunlarında yüksekten atmayı andırır bir hal vardır. Hikâyeleri öyle değil, Pirandello onlarda kişilerini daha iyi gösteriyor, canlandırıyor. Oyunlarında hep bir görüşü savunmak, okuyanları, yahut seyircilerini düşündürmek ister. Hem de çözümlenemeyeceğini söylediği meseleler üzerinde düşündürmek ister. Bir gerginlik vardır oyunlarında, hikâyeleri ise öyle değil, onlardaki kişiler daha canlı, okuyana daha yakın. Herhalde bana öyle geldi.
Bay Feridun Timur da iyi çevirmiş dilimize. Belli ki İtalyanca cümleye bağlı kalmak istememiş, her yerde değilse bile çok yerde: “Bizim dilimizde nasıl söylemeli?” diye düşünmüş. Örneğin bir yerde: “Don Lollo hiddetten küplere biniyordu.” diyor. “Küplere binmek” deyimi sanmam ki İtalyancada olsun. Daha böyle çok buluşlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde.
Ama belli ki daha genç bir yazar, o cesareti daima gösteremiyor, bazan acemiliklere düşüyor. İşte bir örnek: “Don Lollo bu sözlere olmaz diyordu. Nafile; olan olmuştu; fakat nihayet kabul etti ve ertesi sabah şafakla beraber, âlet ve edevat torbası s ırtında olduğu halde, Zi Dima Locası Primosole’ye geldi. Nihayet kabul etti.” den önce bir “fakat” koymanın ne yeri var? Hele: “avandanlığı s ırtında” demek dururken “âlet ve edevat torbası s ırtında olduğu halde” demenin cümleye bir ağırlık verdiğini nasıl anlamıyor? Daha böyle kusurlar var Bay Feridun Timur’un çevirisinde, “haykırmak” sözünü çok kullanıyor, hem de “bağırmak” yerine kullanıyor. Gene o hikâyenin bir yerinde: “Küpten olmamak için ihtiyarı orada mevkuf mu tutacaktı?” diyor. Burada “mevkuf” sözü hiç yakışıyor mu? “kendisi küpten olmasın diye ihtiyarı hürriyetinden mi edecekti” diyemez miydi?
Bir de şunu söyleyelim. “Ciddi Bir Şey Değil” adlı hikâyede şöyle bir cümle var: “Her defasında bir daha aynı hataya düşmeyeceğine dair yemin üstüne yemin ediyor, ahdü peyman ediyor, yeniden âşık olmamak için kahraman bir deva araştıracağını söylüyordu.” Bay Feridun Timur böyle konuşmaz elbette “düşmeyeceğine yemin etti .”der. Düşmeyeceğine dair yemin etti.” demez. Belki İtalyanlar öyle der, biz demeyiz. “Kahraman deva” da ne oluyor? belli, Fransızların “remède hèroique” dedikleri, İtalyancada tıpkısı olabilir, Türkçede öyle denmez, başka bir şey arasın.
Luigi Pirandello’dan “Seçme Hikâyeler” de böyle ufak tefek kusurlar var, gene de o kitap tatlı tatlı okunuyor, Bay Feridun Timur’u iyi çevirmenlerimizden, yani mütercimlerimizden sayabiliriz. Hele bir şeye çok sevindim: ikinci ciltte dil birinci cilttekinden çok daha iyi. Demek ki Bay Feridun Timur’un çevirileri günden güne iyileşecek. Ben adını yeni duyduğuma göre kendisinin bir genç olduğunu sanıyorum, bundan sonraki çevirileri elbette daha kusursuz olur. Siz de okuyun o hikâyeleri, eğlenirsiniz, hele ikinci cildin başındaki Donna Mimma’dan başlarsanız, bütün kitabı okumak hevesi uyanır içinizde.
(Nurullah ATAÇ. Söyleşiler, TDK, 231, Ankara 1964 )
3.etkinlik
Bir yazarın, kişisel görüş ve düşüncelerini fazla derinleştirmeden, muhatabıyla konuşuyormuş hissini verecek bir üslûpla makale plânında yazdığı fikir yazısına sohbet (söyleşi) denir.
Sohbet, makaleden üslûp yönüyle ayrılır. çoğunlukla, günlük konuların işlendiği sohbet yazılarında senli benli bir anlatım yolu seçilir, hatıralardan, halk fıkralarından, nüktelerden, özlü sözlerden yararlanılır.
Makaleye benzer bir yazı türüdür. Konusu daha çok genel ya da günlük sanat olaylarıdır. Fakat konu, tez ve savunma amacı güdülmeden ve karşılıklı konuşma havası içinde, sıcak bir dille yazılır. İnsanlar karşılıklı konuşmayı sevdiklerinden, söyleşi türündeki yazıları okumayı severler. İyi bildiği ve herkesin ilgilendiği bir konuda çoğu kişi söyleşi yazabilir. Bunun için bir konuda, ne söyleneceğini bilmenin yanı sıra, nasıl söyleneceğini bilmek gerekir. Söylenecekler, küçük şakalarla daha çekici duruma getirilebilir. İyi bir dinleyici olmak, iyi bir söyleşi yazmak için önemlidir. Usta bir söyleşi yazarı çok ağır konuları bile herkesin okuyup anlayabileceği bir duruma getirir.
Söyleşi türünün Türk Edebiyatı’ndaki önemli temsilcileri: “Ahmet Rasim - Ramazan Sohbetleri”, “Suut Kemal Yetkin - Edebiyat Söyleşileri”, “Şevket Rado - Eşref Saati”, “Melih Cevdet Anday - Dilimiz Üzerine Söyleşiler”, “Nurullah Ataç - Karalama Defteri”… Ayrıca Cenap Şahabettin, Refik Halit Karay, Hasan Ali Yücel… gibi yazarlarımız da bu türde eserler vermişlerdir. Söyleşinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna, okuyucusu ile olan bağına güvenmeli, anlattıklarını günlük konuşma havasıyla, fakat mantık çerçevesinden ayrılmadan anlatabilmelidir.
• Kolay okunabilir bir uslup yakalayabilmelidir. SAYFA 79
2.bilgilerini paylaşmak amacıyla.
3.karşılıklı konuşma,güncel olaylar
4.samimi uslup kullanmıştır.Güvenmesini sağlar
5.Her birim arasındabir anlam bakımından bir ilişki olmalıdır.
6.Yazarın,mahalli ve kişisel söyleyişlere yer verilmiştir.
7.*dil rahat ve esnektir.
*konu güncel olduğu için dil de samimidir.
*sohbet havası içinde yazıldığı için içten bir uslubu vardır
9.göndergesel
arkadaşım inş. işine yarar kolay gelsin
SAYFA 80
5.Etkinlik
Anlatım bozukluğu yoktur.
6.Etkinlik
-ki ve -de ayrı yazılırsa bağlaç , birleşik yazılırsa ek oluyor.
-de genelde hal eki olarak bulunur.Onu cümleden çıkarabilirsin.
-ki ise sıfat yapan -ki (daldaki) , ilgi adılı olan -ki (öğretmeninki) , bağlaç -ki ...
-mi ise soru anlamındaysa her zaman ayrı yazılır.kendinden sonra gelen ekle ise birleşik yazılır.Örneğin ; Bu mudur?
Soruyu çözemediğimi kimse bilmiyor.(Burada-mi birleşik yazılmış çünkü soru anlamı yok sadece iyelik eki)
Bir saniyesine bile hakim olamadığınız hayat için fırıldak olmaya gerek yok!!!
KuvvetMira
SaGoPa KaJmEr & Kolera & Abluka Alarm
Hep taarruz var Hep zarar muharrebelerime katıl bak, Kolaymı,zormu hayatım Ummadığım taşlar başımı yarar Budur maruzatım Ey zaat-ı pakım süphaniyem ilhamına muhtacım Dayanmak davranmaktan zor
Konu NoWiTzKi tarafından (11-19-2008 Saat 19:50 PM ) değiştirilmiştir.
HAZIRLIK
1- Eleştiri tarafsız bir şekilde yapılmalıdır. Eleştirilenin iyi ve kötü yönlerini ortaya koyarak değerini bildirmelidir. Böylelikle eleştirilene kılavuzluk eder.
2- Hiciv: yergi
Taşlama: Kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, tariz.
Eleştiri: 1 . Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit. 2 . Bir edebiyat veya sanat eserini her yönüyle değerlendirerek anlaşılmasını sağlamak amacıyla yazılan yazı türü, tenkit, kritik.
Tenkit: Eleştirme, eleştiri.
Kritik: Eleştiri.
3- Bir eser veya kişiyle ilgili fikirlerin söylenmesi eserin yada kişinin değerinin ortaya konması ve eser veya kişinin doğruya yöneltilmesi bakımından önemlidir.
4- ‘’ Herkes düşünceme katılırsa yanılmış olmaktan korkarım.’’ sözü insan yanlış yapsa dahi yanlış yapanın yanlışlarını gösterecek birisi olmadığı için doğruları bulamamaktan korktuğunu anlatmak için söylenmiştir.
5- Yapılan eleştiriler özellikle olumlu eleştiri ise insanda merek uyandırmaktadır.
1. ETKİNLİK
Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı?
Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir; yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir. Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.
Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez; ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler. Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya: Yapıt ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya: Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez.
Böylece, Goethe’nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta Faust’un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.
Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal’ı PortRoyal’dan nasıl ayırabilirsiniz. Munzer’i Köylüler Savaşından, Luther’i din devriminden, Napoléon’u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan? Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı karşıya bulunuruz artık..
( Lucien Goldmann. Matérialisme dialectique et histoire de la littérature, Çeviren: Tahsin SARAÇ, Türk Dili Dergisi, Eleştiri Özel Sayısı , Mart 1971)
Kaynak: [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]
HASAN BOĞULDU
“Hasan Boğuldu” hikâyesiyle yeniden, bitmez tükenmez zenginliklerle dolu
Anadolu'ya açılmış oluyoruz. Anadolu'da acı gerçekler, fakirlik ve ıstırap vardır, fakat onların yanı sıra, hatta onların içinde şiir, aşk ve yiğitlik de mevcuttur. Anadolu halk edebiyatının şaheserleri olan Kerem ile Aslı ve Köroğlu hikâyelerinde de biz, hayatın bu iki büyük kaynağını bulmaz mıyız? Fakat gerçeği fark etmek için görmesini bilmek, onun güzelliğini dile getirmek içinse şair olmak icap eder. Sabahattin Ali bu iki meziyete de sahiptir. “Hasan Boğuldu”, onun bu iki meziyetini ortaya koyduğu en güzel eserlerinden birisidir.
Hikâyede, baştan sona kadar, bir fon musikisi gibi, tabiatın güzelliği çağıldar.
Yazar, usta bir ressam gibi, dış âlemde gördüğü her şeyi tespit eder. Fakat bu tabiatın içinde, ondan fışkırmış gibi güzel, canlı insanlar vardır. Yörük kızı Emine, bahçıvan Hasan! Yazar, yine bir yörük kızı olan Hacer'in ağzından onların hazin ve güzel aşk ve ölüm hikâyelerini anlatır. Yazarın kendisi ile Hacer'in varlıkları hikâyeye bir çerçeve teşkil ederler. Onlar da Emine ve Hasan gibi, kendilerini çeviren tabiatın güzelliği içinde yer alırlar. Hikâyeyi anlatan Hacer, Emine ile aynı obaya mensuptur. Öyle ki biz hikâyeyi dinlerken ikisini birbirine karıştırır gibi oluruz. Yazar da Hacer’i tasvir ederken Hasan gibi, onun kendisinden çok farklı bir insan olduğunu hisseder. Fakat yazar ile Hacer arasında aşk duygusu değil, aynı yola giden iki insan arasındaki dostluk ve yardım duygusu vardır. Hasan ile Emine'nin aşk maceralarına karşı duydukları derin ilgi de onları birleştirir.
Hikâyenin esasını Emine ile Hasan arasındaki aşk teşkil etmekle beraber, hikâyede, hikâyeci ile Hacer'in varlıkları da önemlidir. Zira biz Emine ile Hasan'ı onlar vasıtası ile tanırız. Yazar bize Emine ile Hasan'ın yaşadıkları topraklarla Hacer'i, Hacer ise Emine ile Hasan'ı tanıtırlar. Yazar ile Hacer, tabir caizse, tablonun ön planını, Emine ile Hasan, arka planını teşkil ederler. Hikâye içinde hikâye ve şiir, eski devir hikâyelerini hatırlatır. Fakat burada anlatış tarzı, dil ve üslûp eski hikâyelerdekinden çok farklıdır.
Eski Türk hikâyelerinde tabiat ve gerçek, bu kadar zengin ayrıntı ile anlatılmaz. Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi Sabahattin Ali'de batılı ressamlara has bir dikkat ve itina vardır. Onun dış âleme bakış tarzı, hikâyeye, tabiatın zenginlik ve safiyetini getirir. Hacer'in anlattığı hikâyeye de yazarın ses ve üslubunun gizli bir şekilde karıştığı, onu ayarladığı hissolunur. Hiçbir halk hikâyesi bu kadar temiz, düzgün, doğru, ayıklanmış bir dile sahip değildir. Hacer'in naklettiği Emine'ye ait aslında yazarın kaleminden çıkan- türkü de kafiye yapısı ve kompozisyon bakımından, halk türkülerine nazaran çok düzgündür. Bütün hikâyede halkı ve halk kültürünü seven, onları sevgi ile benimseyen, fakat onlara kendine göre bir çekidüzen ve mana vermek isteyen bir aydının varlığını hissederiz.
“Hasan Boğuldu” hikâyesine, bir araya geldikleri zaman daima güzellik duygusu uyandıran üç büyük ebedî tem “tabiat”, “aşk” ve “ölüm” hakimdir. Fakat yazar bunları, renkli elişi kâğıtlar gibi birbirine yapıştırmaz, yaşanılan hayatın tabii şartları içinde birleştirir. Hikâyede tasvir geniş bir yer tutmakla beraber, olay ve olay ile ortaya konulan ana fikir de önemlidir. Olay ana fikre bağlı olduğu için önce onun üzerinde duralım.
Hasan ile Emine birbirini severler ama birleşemezler. Sebebi, birisinin ovalı, ötekisinin dağlı olmasıdır. Maddî şartlar insanlar arasında sınıf farkları yaratır ve bu farklar birleşmeye engel olur. Yörük kızı bu farkın tam şuuruna sahiptir. ‹lk karşılaşmalarından birinde, Hasan,
yörük kızma, sırtında taşıdığı heybeyi eşeğin üstüne atarak rahat etmesini teklif edince yörük kızı:
— Olmaz, der. Ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yük ile nasıl çıkarım. Yörüklerin hayatını, üstünde yaşadıkları, sürülerini otlattıkları dağ tayin eder. Dağda yaşamak, ovada yaşamaktan daha zordur, Hasan kendisine evlenme teklif edince
yörük kızı:
“Ne ben senin köyünde edebilirim ne sen benim obamda” der.
Birleşemeyişin başka bir sebebi, yine tabiat şartlarının doğurduğu sosyal münasebetler, örf, âdet ve inanç farklarıdır.
Hasan Emine'ye, köye gelin geldiği zaman: “Sen bahçeye bakarsın, ben zeytine giderim, kimseye muhtaç olmayız.” deyince Emine şu cevabı verir:
“- İnsan nereye giderse rızkı da beraber gidermiş, bunu düşün düğüm yok. Ama ben dağlıyım, bu çukur ovalarda kalamam. Köyünüzün eli kınalı kızlarına karışamam, senin içine dert olur. Yörük kızı geldi de Hasan'ı elimizden aldı derler, benim içime dert olur, yörük kızı dağdan köye, çadırdan eve inmemeli.”
Hasan ısrar edince, Emine, aynı fikri şöyle tekrar eder: “Hasan, ovada büyüyen dağda yapamaz... Dağın suları serindir ama yolları sarptır. Kar altında odun kesmek bahçeye bostan ekmeye benzemez. Benim erim diye götürdüğüm adamı obamın yiğitleri kınamamalı.”
Hasan'a nazaran Emine daha gerçekçidir. İnsanı bir bütün olarak çalışma hayatı ve sosyal çevresi ile beraber alır.
Hasan, ille de Emine ile evlenmede ısrar edince, “kırk has okka tuz” dolu bir çuvalı, durup dinlenmeden dağa çıkarmakla denenir. Yükü düz ovada eşeğine taşıtan Hasan bu imtihanı kazanamaz ve daha sonra “Hasan boğuldu” adını alan bir büvette intihar eder.
Bu nevi kuvvet deneme ile ilgili anektotlara “Dede Korkut Kitabı’nda da çok rastlanılır. Zaten Anadolu yörükleri, “Dede Korkut Kitabı”nda anlatılan Oğuzların devamıdırlar. Kadın tipleri, erkek telakkileri, hayata bakış tarzları da onlarınkini andırır.
Sabahattin Ali'nin hikâyesindeki insanlar üç ayrı sosyal tabakaya mensupturlar:
a) Almanya'da öğrenim görmüş, tabiata resim terbiyesi almış bir sanatçı gözü ile bakan yazar,
b) Düzovalı bahçıvan Hasan,
c) Dağda yaşayan yörükler. Hasan ile Emine'nin hazin aşk hikâyelerini anlatırken yazar, sosyal bir gerçeği de ortaya koymuştur.
Yazarın kendi üslubu ile Hacer'in hikâyeyi anlatışı arasında bir ifade farkı varsa da bu sosyal bir farka tekabül etmez. Hasan ile Emine'nin macerası geçmişte meydana geldiği ve efsaneleştiği için, Hacer, zaruri olarak “-misli geçmiş” i kullanır. Mümkün olduğu hâlde yazar, taklidi üsluba başvurmaz. Bu da onun şekle değil öze önem verdiğini gösterir. Hikâyede Hacer ile Emine'nin kendi şiveleri ile konuşmalarına içerik bakımından lüzum yoktur.
Sabahattin Ali, anlatımında, ifadesini süslemeye değil, tabiat ve insanların özelliklerini sade bir dil ile belirtmeğe önem verir. Kuvvetini kelime oyunlarından değil, gerçeğin ayrıntılarına dikkat etmekten alır:
“Köyün daşına çıkıp zeytinler arasına dalınca Hacer sarı entarisinin eteklerini dolayıp beline soktu; alçak topuklu, kalın rugan ayakkabılarını çıkarıp heybesine koydu; toprak üzerinde çıplak tabanlarının izini bırakarak yürümeye başladı. Başındaki ince, oyalı yazmanın altında küçük bir bal kutusu gibi kabaran altınlı fesi, her adımda hafifçe titriyor; uzun boyu heybenin ağırlığı ile azıcık öne eğiliyordu.”
Bu paragrafta “sarı entari”, “alçak topuk”, “kalın rugan ayakkabı”, “ince, oyalı yazma” sıfatlan, değiştirme veya güzelleştirme değil, görüleni tespit gayesini güder.
“Küçük bir bal kutusu gibi kabaran altın fesi” ifadesi de, yörük kızı Hacer'in kıyafetinin özelliğini belirtmek için kullanılmıştır. Sabahattin Ali'nin üslubu, “berrak” tır, gerçeği bir örtü gibi değil, bir ışık veya hava gibi sarar.
2. ETKİNLİK
Eleştiri Türünün Özellikleri
(Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)
Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği yazılardır.
Bir eseri değerlendirme amacıyla yazılan yazılara eleştiri denir.Eleştiride eserin yada sanatçının gerçek değerinin belirtilmesi amaçlanır.
Eleştirmeci,bir sanat eserinin gerçek değerini,özünü yapılışını,değerli-değersiz yanlarını ortaya koyar.Eleştirmecinin görevi güzellik yaratmak değil,yaratılmış güzelliği yargılamak,okurlara tanıtmaktır. Eleştiriler; okura dönük eleştiri,topluma dönük eleştiri,sanatçıya dönük eleştiri,yapıta dönük eleştiri… olmak üzere türlere ayrılır.
Herhangi bir kişiyi, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Hedeflenen öğeyi doğru ve yanlış yönleriyle tanıtmayı amaçlayabileceği gibi, bu öğenin doğru tanıtılmasını sağlamayı ve bir değerlendirmeyi de hedef alabilir. Edebiyat sorunlarını ve yapıtlarını konu alan inceleme, yorum ya da değerlendirme olarak da tanımlanabilir.ister şahsi zevklerle ister estetık prensııplere gore sıstemlı bır sekılde degerlendirmedir.nazmın kururlarını bildiren ilim olarakda bilinir.yazar; objektif olmalı eseri dıkkatle ınceleyebılmelı; analiz ve yorumlayabılmelı, geniş açılarla geniş bir bilgiyle ve hassasiyetle eseri degerlendirme kabibiliyetine sahip olmalıdır. Eleştiri okulları üçe ayrılır: Yansıtma, yaratma, dil. Yansıtma, eserin doğaya benzediğini savunur. Yaratma, eserin iç dünyasıdır, yani sanatçı. Dil ise, Rus biçimcilerinin yöntemidir ve eseri dil sistemi olarak görür.
Türkiye’de Eleştiri
Tanzimat dönemi Romantikleri Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid; Realistleri Samipaşazade Sezai, Beşir Fuad, Nabizade Nazım, Mizancı Murad’tır.
Serveti Fünun döneminde, Cenap Şahabettin intikad (sahte parayı gerçeğinden ayırmak)anlayışıyla tenkit eder. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Nabizade Nazım, Hüseyin Cahit dönemin eleştiricileridir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında eleştiri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le başlar. İsmail Habip Sevük ve Ahmet Hamdi Tanpınar eleştiriyi edebiyat tarihi içinde ele alırlar. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin iki öznelci eleştirmendir.
Sistematik eleştirmenler Asım Bezirci, Fethi Naci, Hüseyin Cöntürk bağımsız yöntemi geliştirdi. Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol hümanist eleştirmenlerdir. Çağdaş eleştirmenler Mehmet Kaplan, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Şara Sayın, Ünsal Oskay, Murat Belge, Orhan Burian, Tahir Alangu, Memet Fuat, Mehmet Doğan, Bedrettin Cömert, Enis Batur, Nihat Sami Banarlı, Cemil Meriç, Kenan Akyüz, Melih Cevdet, Konur Ertop, Orhan Şaik Gökyay, Alpay Kabacalı, Cevdet Kudret, Agah Sırrı, Berna Moran, Rauf Mutluay, Yaşar Nabi, Ahmet Oktay, Atilla Özkırımlı, Nermi Uygur ve Fuat Köprülü.
Dünya edebiyatında Boielau, A. France, Türk edebiyatında ise Mehmet Kaplan, Nurullah Ataç, Cemil Meriç ve Hüseyin Cahit yalçın eleştiri türünün önemli temsilcileridir. Edebiyatımızdaki ilk eleştiri Namık Kemal’in Tahrib-i Harabat’ıdır.
Eleştirinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır.
• Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı, “beğendim, hoşuma gitti”… gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur.
• Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır.
Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra R
Kaynak: [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]
İNCELEME
1- Eleştirilerin ortak özellikleri:
• Düşünsel plânla yazılır.
• Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır.
• Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı, “beğendim, hoşuma gitti”… gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur.
• Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır.
Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra R
Kaynak: [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]
2- Eleştirmen, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ‘’Üç Şehitler Destanı’’nı şekil ve içerik bakımından inceleyerek eserin değerini ortaya koymak ve şairi yol göstermek amacıyla yazmıştır.
3- Eleştirmen, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ‘’Üç Şehitler Destanı’’nı şekil ve anlam bakımdan sorun olarak ele almıştır.
4- Eleştirmen, eseri açıklamak yada çözümlemek için Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın hayatına ve kişisel özelliklerine başvurmuştur. Örneğin Dağlarca’nın eskiden beri biçim kaygısı taşıdığı, serbest nazımdan kaçındığından bahsedilmesidir.
5- Eleştirmen ‘’Bu Günkü Türk Destanı’’nın oluşumunu etkileyen tarihsel ve sosyal koşulları bulmaya ve bunlar yardımıyla eseri açıklamaya yönelmiştir. Eleştirmen, Kurtuluş Savaşı’nın ve İnönü günlerinin koşullarını tespit etmeye çalışmıştır.
6- Eleştirmen eseri belli kriterlere göre eleştirmiştir.
7- Eleştiri yazılarının yazılış amaçları şunlardır:
Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriğini
Bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz yönlerini ortaya koymaktır.
ETKİNLİK
Esere dönük eleştiri yazılarında konu, anlatım biçimi, olay örgüsü, simgeler, üslup, şiirin anlamı, ve şekil özellikleri eleştirini yapısını oluşturan özelliklerdir.
Metnin Yapısı Değerlendirme
Konu Orhan Borian, yazarın Kurtuluş Savaşını işlediğini söylemektedir.
Anlatım Biçimi Yazarın konuyu destansı bir şekilde anlattığını söylemektedir.
Olay Örgüsü Metinde safha safha Kurtuluş Şavaşı ve askerlerin savaş halleri anlatılmıştır.
Simgeler Şiirde ecel, memleket, can gibi simgeler kullanılmıştır.
Üslup Eleştirmen, şairin üslubunu geliştirerek yadırganmaz bir hale geldiğini söylemektedir.
Şiirin Anlam Özellikleri Şiirde destansı anlatımın güzelliğinden ve dörtlüklein anlam bağlantısındaki beceriden bahsedilmiştir.
Şiirin Şekil Özellikleri Şiirin dörtlüklerle ve ölçüsüz olarak yazıldığı söylenmektedir.
8- Orhan BURİAN’ın Mustafa Kemal, Yahya Kemal ve Nazım Hikmet hakkındaki tespitleri eleştiriye kültürel, ve bilimsel yazı bölümlerinden yararlanarak eleştirisine kıyaş ve inandırıcılık ve bütünlük katmıştır.
9- Denemelerde özel düşünceler ele alınır. Eleştiri tarafsız olmalıdır.
Her ikisinde de konu serbesttir.
Deneme dili, eleştiri diline nazaran daha özneldir.
Denmeler eleştiriye göre daha kısadır.
10- Eleştirmenin özellikleri şunlardır:
Eleştirmenin bilgi birikimine sahip olması gerekir.
Eleştirmen tarafsız olmalıdır.
Eleştirmen yapıcı olmalıdır.
Eleştirmenin dili açık, sade ve anlaşılır olmalıdır.
Eleştirmen, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır
Eleştirmen, “beğendim, hoşuma gitti”… gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır.
Eleştirmenin konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımında üslubu olmalıdır.
11- Eleştiride açıklayıcı, kanıtlayıcı ve öğretici anlatım türleri kullanılmıştır.
12- Metinde dil çoğunlukla göndergesel ve şiirsel işleviyle kullanılmıştır.
4. ETKİNLİK
Anlatım bozukluğu yoktur.
5. ETKİNLİK
Kelime grupları genellikle temel anlamlarıyla kullanılmıştır.
6. ETKİNLİK
Yazarın, sanatını, sanatçılığını, iyi ve kötü yönlerini eleştiren eleştiri türüdür.
7. ETKİNLİK
Eserin yazıldığı toplumsal ortamın koşullarını değerlendiren ve böylelikle eseri açıklama çalışan eleştiri türüdür.
8. ETKİNLİK
Bir eseri iyi ve kötü yönleriyle ortaya koyan; eseri konu, anlatım biçimi, olay örgüsü, simgeler, üslup, şiirin anlamı, ve şekil özellikleri eleştirini yapısını oluşturan özelliklerdir bakımından inceleyen eleştiri türüdür.
9. ETKİNLİK
Yazarın öznel olduğu ve eleştirmenin bir okuyucu olarak yaptığı eleştiri türüdür.
10. ETKİNLİK
Konularına göre eleştiriler şunlardır:
a. Okura dönük eleştiri
b. Sanatçıya dönük eleştiri
c. Topluma dönük eleştiri
d. Esere dönük eleştiri
11. ETKİNLİK
Eleştirmenin Tavır ve Tutumlarına Göre Eleştiriler:
A) Öznel Eleştiri
Okura dönük eleştiri
Sanatçıya dönük eleştiri
Özellikleri:
Eleştirmenin kendi zevk ve ölçütlerine göre yaptığı eleştiri türüdür. Genellikle öznel yargılar yer alır.
B) Nesnel Eleştiri:
Topluma dönük eleştiri
Esere dönük eleştiri
Özellikleri:
Eleştirmenin kişisel yargılardan kaçındığı eleştiri türüdür. Amaç nesnel olmaktır.
12. ETKİNLİK
Vardır. Örnek Orhan BURİAN’ın eleştirisi.
ANLAMA YORUMLAMA
1- Eleştirmenin bir sanat eserini eleştirirken eserin yazıldığı dönemin güzellik, gerçeklik, bütünlük, olgunluk ve sadelik gibi kriterler dikkate alınmazsa eleştiri sağlıksız olur.
13. ETKİNLİK
Sanatçı toplumun içinden çıkar, sanatçını verdiği eser okura ve dolayısıyla topluma mal olur.
14. ETKİNLİK
TEK HECE
Var mı beni içinizde tanıyan?
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.
Kalmasa da şöhretimi duymayan,
Kimliğimi tarif etmek zor benim...
Bülbül benim lisanımla ötüştü.
Bir gül için can evinden tutuştu.
Yüreğine Toroslar'dan çığ düştü.
Yangınımı söndürmedi kar benim...
Niceler sultandı, kraldı, şahtı.
Benimle değişti talihi bahtı,
Yerle bir eylerim tac ile tahtı,
Akıl almaz hünerlerim var benim...
Kamil iken cahil ettim alimi,
Vahşi iken yahşi ettim zalimi,
Yavuz iken zebun ettim Selim'i,
Her oyunu bozan gizli zor benim...
Yeryüzünde ben ürettim veremi.
Lokman Hekim bulamadı çaremi.
Aslı için kül eyledim Kerem'i.
İbrahim'in atıldığı kor benim...
Sebep bazı Leyla, bazı Şirin'di.
Hatrım için yüce dağlar delindi.
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi.
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim...
İlahimle Mevlana'yı döndürdüm.
Yunus'umla öfkeleri dindirdim.
Günahımla çok ocaklar söndürdüm.
Mevla'danım, hayır benim, şer benim...
Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da
Görünmezim cismim de yok, resmim de
Dil üzmezim, tek hece var ismimde
Barınağım gönül denen yer benim
Benim için yaratıldı Muhammed
Benim için yağdırıldı o rahmet
Evliyanın sözündeki muhabbet
Embiyanın yüzündeki nur benim
Cemal Safi
(ZEBUN: Güçsüz, zayıf, âciz) ( zebun etmek: güçsüz bırakmak, zavallı duruma düşürmek veya getirmek.) "Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek."- Yavuz Sultan Selim.
TEK HECE ŞİİRİNİN ELEŞTİRİSİ
1938 yılında Samsun’da doğdu İlk ve ortaöğrenimini orada tamamladı. Şiire ilgisi küçük yaşlarda başladı. Ancak 40 yaşına dek fazlaca dışa açılmadı.
1978 yılından değişik çevrelerde duyulmaya başladı. Başta sevgi olmak üzere hemen her konuda şiir yazmaktadır. Ayrıca taşlamaları geniş çevrelerde bilinip okunmaktadır.
Şiirlerinin yaklaşık 40 tanesi Orhan Gencebay tarafından olmak üzere 150 kadarı bestelendi. Bunlardan Rüyalarım Olmasa ve Vurgun adlı şiirleriyle 1990 ve 1991’de yılın şairi seçildi.
Her yıl Akçay Şairler ve Bestekarlar Şenliğini düzenleyerek şiire olan katkısını sürdürmektedir.
Şiirlerinin bir bölümünü topladığı, Vurgun (1978), Sende Kalmış (2000) ve Kıyamete Kırk Kala (2002) adlı kitapları yayımlandı.‘’Var mı beni tanıyan’’ dizesiyle başlaması ve ben merkezli bir üslup kullanması ilk başta beni şaşırtmış ve eser hakkında ön yargılı olumsuz bir düşünceye sürüklemiştir fakat şiirin tamamını gözden geçirdikten sonra hem yanıldığımı anlayıp utanmış, hem de şairin dil ve üslubundaki ustalığı fark ettim.
Birçok kişinin gücüne ve varlığına inanmadığı ‘’aşk’’ tüm gerçekleriyle ele alan şair aynı zamanda şiirinde:
Yavuz iken zebun ettim Selim'i,
Lokman Hekim bulamadı çaremi.
Aslı icin kül eyledim Kerem'i.
İbrahim'in atıldığı kor benim...
Sebep bazı Leyla, bazı Şirin'di.
Hatrım için yüce dağlar delindi.
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi.
İlahimle Mevlana'yı döndürdüm.
Yunus'umla öfkeleri dindirdim.
Benim için yaratıldı Muhammed
dizelerinde tarihi olay kişi ve kesitlere yer vermiştir. Böylelikle telmih sanatını bolca kullanmıştır. Bu sanatın yanında şair
Var mı beni içinizde tanıyan?
dizesinde istifham ( soru sorma) sanatından,
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.
Yangınımı söndürmedi kar benim...
Her oyunu bozan gizli zor benim...
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim...
Mevla'danım, hayır benim, şer benim...
Evliyanın sözündeki muhabbet
Embiyanın yüzündeki nur benim
Dizelerinde benzetme (teşbih) sanatından
Niceler sultandı, kraldı, şahtı.
Benimle değişti talihi bahtı,
Yerle bir eylerim tac ile tahtı,
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim...
Evliyanın sözündeki muhabbet
Embiyanın yüzündeki nur benim
dizelerinde tenasüp sanatı
Kamil iken cahil ettim alimi,
Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da
dizelerinde ise tezat sanatından yararlanılmıştır. Şair şiirinde bu sanatlardan yararlanarak içeriği zenginleştirmeyi de ihmal etmemiştir.
Şiir,11’li hece ölçüsüyle ve abab cccb dddb … uyak düzeniyle yazılarak ilahi türüyle bütünleştirilmiştir.
Şairin dili anlaşır, yabancı kelimelerden uzak ve oldukça akıcıdır.
Şair; anlatılması zor, tarif edilmesi kolay olmayan bir duyguyu, o duygunun yerine geçerek bir çok kişinin yapamadığı ve yapamayacağı bir somutlamayı başarmış ‘’ilahi aşk’’ konusunu en güzel şekilde işlemiştir. Ancak şair bazen kendisinden ilahi aşk bazende Allah’ın kendisi olarak bahsetmiş. Bu durumda şairin tekniğini geliştirmesi gerektiğini düşündürmektedir.
Nur ŞALIŞ
HINIS ÇPL 11-TM SINIFI ÖĞRENCİSİ
Yukarıdaki eleştiri esere dönük eleştiridir.
15. ETKİNLİK
ÇEVRE KİRLİLİĞİ
Büyük bir hızla geliştiğini gösteren çevre kirliliği insanlar ve doğa üzerine çok büyük olumsuzluklar göstermektedir. Hayatımızı olumsuz yönde etkileyen bu çevre kirliliğinin sebebi de yine biz insanlarız. Nedense bunu yaptığımız halde hiçbir zaman kendimizi suçlamıyoruz.
Doğa felaketlerine yol açan çevre kirliliği hızla artmasına karşın biz insanlar u kirliliğin farkında bile değiliz. Oysaki bu felaketin meydana gelmesinde en önemli neden yine biziz. Neden artık bunu umursamıyor ki insanlar? Bu felaketle yüz yüze geldiğimizde de sebebini sadece doğa olduğunu düşünüyoruz. Öyle değil mi?
Bu çevre kirliliğinin sebebi biz insanlarız. Ancak büyük felaketle mi karşı karşıya geldiğimizde mi aklımız başımıza gelecek.
Şengül BİNGÖL
HINIS ÇPL 11-TM SINIFI ÖĞRENCİSİ
HERKES ŞAİR OLAMAZ
Herkes kendini şair sanır
Bir iki dize birleştirerek
Bunlar büyük ölçüde aldanır
Vakitlerini böyle geçiştirerek
Vakit harcamaktan başka
Hiçbir işi yok bunların
Ne sevgiye verirler ne de aşka
Hiçbir şey bildiği yok bunların
Boş bir hayale kapılmışlar
Şairlik bunların ruhlarında yok
Şairiz diye maalesef yanılırlar
Eğer böyleyse şairlik, şairlik
Şairlik iki üç dize birleştirmekse
Herkes şairliğini ilan etsin
Eğer şairlik içten gelecekse
Şiir yazmaya önem versin
Size buradan sesleniyorum
Şair olmaya kalkışmayın
İki üç dize birleştirip
Şairlerle yarışmayın
Rıdvan ÇETİNKAYA
HINIS ÇPL 11-TM SINIFI ÖĞRENCİSİ
O MENFAAT OLMASAYDI
Birbirlerine zarar verip dururlar
Birbirlerini bir hiç uğruna vurup dururlar
Hayatın her safhasında yorulurlar
O menfaat olmasaydı
Kalp kırmayı basit sanırlar
Dünya menfaatini mutluluk sayarlar
Her zaman bunlar yanılırlar
O menfaat olmasaydı
Bir hiçe baş koymuşlar hepsi
Hiç göz önüne almıyorlar kalpteki sonsuz hapsi
Hepsi basit maddeden yapılmış bir tepsi
Menfaat peşinden yuvarlanırlar
Hiçbirisinin de sevgisi kalmamış kalplerinde
Birbirini kaybediyorlar her seferinde
Şimdi herkesin en büyük neferinde
Ah o menfaat olmasaydı
Ümre EREN
HINIS ÇPL 11-TM SINIFI ÖĞRENCİSİ
16. ETKİNLİK
Bakınız: 1. etkinlik
ÖLÇME DEĞERLENDİRME
1- … sanatçıya dönük eleştiri…
… nesnel ve öznel …
… eleştiri…
2- (D)
(D)
(Y)
(D)
3- Yanıt: B
4- Yanıt: A
5- Yanıt: E
6- Yanıt: E
7- Yanıt: E
ÜNİTE SONU ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME
1- Mektup…
2- … muhabir…
… Tercüman-› Ahval Mukaddimesi’dir.
…esere dönük eleştiri…
3- (D)
(Y)
(D)
(Y)
(Y)
(D)
4- C
5- E
6- A
7- E
8- B
9- C
10- E
11- E
12- B
13- A
14- C
15- E
16- B
17- D
18- C
19- B
20- B
21- E
22- D
23- A
24- A
25- A
26- A
27- A
28- A
29- C
30- B
31- E
32- E
33- E
34- D
35- B
36- E
37- C
38- C
39- D
40- E
41- E
42- D
43- A
44- B
45- D
46- A
65-116 arası bu arkadaşm
dj burcuuu Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: